Tarih

Adalar'da İz Bırakanlar



Eirene; Bizans'ın İlk ve Tek Kadın İmparatoru Büyükada’ya Sürüldü

Eirene sikkeler (Adalar Müzesi Arşivi)Atinalı Eirene, oğlu VI. Konstantinos’u Bizans tahtından indirip gözlerine mil çektirmiş ve iktidarı ele geçirmişti. İmparator(içe) Eirene Bizans’ın ilk ve tek kadın hükümdarı oldu ancak iktidar keyfi yalnızca beş yıl sürdü. 802 yılında, Maliye Bakanı (logothete¯s tou genikou) Nikephoros tarafından bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve Prens Adaları’na sürülmesine karar verildi. I. Nikephoros eski imparatorun başkentin bu kadar yakınında olmasından çekindigi icin onu Midilli Adası’na (Lesbos) sürdü.

Devrik imparator bu yeni sürgüne fazla dayanamadı. Ölüm döşeğinde, “(...) vücudumu Tanrı’nın gözlediği Prinkipos adasında, acı çeken ve çileli kalbimle inşa ettiğim manastırda, Meryem Kilisesi'nin sol tarafındaki Aziz Nikolaos Şapelin'e yatırın” diye vasiyet etti.

Öyle yaptılar. Öldüğünde 51 yaşındaydı...

M. Kemal Atatürk

M. Kemal AtatürkAtatürk sık sık Büyükada’yı ve Anadolu Kulübü’nü ziyaret ediyor. Burada önemli devlet adamlarıyla buluşuyor. Büyükada Anadolu Kulübü’nün önemli konukları arasında Atatürk ve İsmet İnönü'nün yanısıra yabancı devlet başkanları da yer alıyor: Atatürk Elefterios Venizelos, Yunanistan Başbakanı (1924); Afganistan Kralı Amanullah Han (1930); Romanya Kralı Carol ve Madam Lupescu (1933); Yunanistan Diktatörü General Metaxas (1936); İran Şahı Rıza Pahlavi (1964); ve Romanya Diktatörü Nikolau Çavuşesku (1976).

Atatürk kulübe geldiğinde 25 numaralı odada kalmış, bu oda o zamanki haliyle korunmuş.


Fethi Okyar

Fethi OkyarAli Fethi Okyar, gençlik yıllarından itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşıydı. Asker, diplomat, milletvekili ve bakan Fethi Okyar, 1930’da Atatürk’ün onay ve desteğiyle kurulan muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın başına geçmişti. Ancak aynı yıl, partiyi sürdürmenin olanaksız olduğunu düşünerek ve Atatürk’ün aynı yoldaki talimatına uyarak Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına karar verdi, siyaset yaşamını sona erdirip Büyükada’daki evine çekildi.

 

 

İsmet İnönüİsmet İnonu

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1924 yılında, Heybeli’de Mavromakatis köşkünü yazlık ev olarak kiralamıştır. İnönü ailesi evi, 1934 yılında 9,500 lira karşılığında satın almıştır; Ev, kendilerine Atatürk tarafından hediye edilen mobilyalarla döşenmiştir. Ev bugün İnönü Müzesi’dir.

 

 

 

 

 

 

 

Yesari Asım Arsoy

Yesari Asım Arsoy“Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” başta olmak üzere Adalarla ilgili çok sayıda şarkının bestecisi ünlü Yesari Asım Arsoy’un mezarı Heybeliada’dır. Arsoy’un anısına yapılan heykel Heybeli parkındadır.

Leon Trocki

 

 

 

 

Troçki

Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Lev Davidoviç Troçki, Politbüro’daki siyasi rakipleri olarak gördüğü tüm eski yoldaşlarını yok eden ya da çevresinden uzaklaştıran Stalin tarafından 1929 yılında ülkesinden kovulduğunda İstanbul’a gelmişti. 4 yıllık İstanbul yaşamının çoğunu Büyükada’da geçirdi.

Troçki Büyükada’yı 17 Haziran 1933 tarihinde terketti ve bir daha da buraya geri dönmedi. Adadaki tecriti dışında, Troçki buradaki sürgün günlerinden keyif alıyormuş gibi görünüyordu. Bunun kanıtı olarak, adadan ayrıldığı gün not defterine yazdığı şu cümleler gösterilebilir: "Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde."

 

Kulüp Rakısı Üzerindeki Figür

İhap HulusiKulüp RakısıYaşamlarının büyük bir bölümünü Kınalıada’da geçiren grafiker ve ressam İhap Hulusi Görey ile şair, yazar, eğitmen ve milletvekili Fazıl Ahmet Aykaç yakın dosttu.

Bazen kendi adalarında bazen de Büyükada Anadolu Kulübü’nde buluşurlardı.

İhap Hulusi’nin bugün de kullanılan ünlü Kulüp Rakısı etiketinin üzerinde, içki içen çok şık ve yakışıklı iki beyefendi görülür. Çeşitli dönemlerde bu beyefendilerin Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü oldukları iddia edilse de, 1932 yılında tasarlanan bu etikettekilerin Anadolu Kulübü’nde demlenen Fazıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi olduğu, ünlü ressamın arkadaşıyla sohbetini ölümsüzleştirdiği söylenir.

 

 

Lefter Küçükandonyadis

Lefter1925 doğumlu Lefter Küçükandonyadis, 1941 yılında mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek Taksimspor’a girdi. Askerlikten sonra, 21 yaşında Fenerbahçe’yle anlaştı. Fenerbahçe’de oynadığı iki dönemde toplam 615 maçta 423 gol attı. 50 kez milli forma giyen ilk futbolcu oldu, yabancı takımlara 22 gol attı. 9 kez Milli Takım kaptanlığı yaptı. Fenerbahçe’de oynarken, İtalya’nın ACF Fiorentina takımına transfer oldu. Bonservis ücreti alınarak yurtdışına transfer edilen ilk Türkiyeli oyuncu olan Lefter İtalya’da 1 yıl oynadıktan sonra, Fransa’nın OGC Nice takımına transfer oldu ve orada da 1 yıl oynadı. Futbol yaşamı boyunca profesyonel oyuncu olarak yer aldığı toplam 752 maçta tam 506 gol attı. Oyunculuğu 1964 yılında bıraktı, 1970 yılına kadar antrenör olarak çalıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Mina UrganLeon Troçki

“Troçki Büyükada’da, Nizam Caddesi’nde, bahçesi denize kadar inen bir konakta otururdu. Sokaklarda hiç gezmezdi; ama nerdeyse her gün sandalla balığa çıkardı. Günün birinde, açıklarda yüzerken, bir de baktım Troçki’nin sandalı. Başında ve kıçında elleri tabancalı iki Rus koruması oturduğu için, bu sandalı uzaktan görsek de tanırdık. Ortada da, kürek çeken Rum balıkçıyla, elinde oltası Troçki otururdu. Hemen sandala doğru yüzdüm, kenarına tutundum ve Troçki ile nerdeyse burun buruna geldik. Korumacılardan biri ‘git, git’ dedi. (Rus şivesiyle ‘get, get’ demişti aslında.) Ben, yorgunluğumu bahane ederek, sandalın kenarına biraz daha tutunmak, Troçki’ye biraz daha bakmak istiyordum.”

Mina Urgan,
Bir Dinazorun Anıları

Ziya Gökalp

Yahya Kemal dostu Ziya Gökalp’i (1876-1924) Büyükada’ya taşınmaya ikna etti. Ziya Gökalp de gelince Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi, Celal Sahir, Necmettin Sadık, Fuat Köprülü gibi Türkçü aydınlar da Büyükada’ya toplanmaya başladı. 1924’te hastalığı ağırlaşan Ziya Gökalp Nişantaşı’ndan Büyükada’ya götürüldü. Burada geçirdiği hasta günlerinde Türk Medeniyet Tarihi adlı kitabının düzeltilerini yaptı.

Yaşadığı evler: Fatma Hurrem Evi, Albayrak Sokağı (Maden) No:17, Rotenberg Yalı Köşkü, Çankaya Caddesi Albayrak Sokak (Maden) No: 6

Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday BüyükadaTürk edebiyatının en büyük şairlerinden Melih Cevdet Anday ada dendiğinde hemen herkesin diline doladığı “Ada vapuru yandan çarklı...” dizelerinin de sahibi.

Garip şiirinin kurucularından olan Anday daha sonra felsefi şiir akımını başlattı. UNESCO tarafından Cervantes, Dante, Tolstoy ayarında bir edebiyatçı olarak kabul edildi. Uzun yıllar gerek gerçek adı ve takma adlarla gazetelerde makaleler, denemeler kaleme aldı, çeviriler yaptı. Şiir, deneme, eleştiri, tiyatro, roman yazar ve pek çok ödül kazandı. Ömrünün son yıllarını Büyükada’da geçiren Melih Cevdet Anday’ın mezarı Büyükada’dadır. 

 

Halikarnas Balıkçısı

Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Halikarnas Balıkçısı (1890-1973) ilköğrenimini Büyükada’da tamamladı. Robert Kolej’de okurken de yazlarını kalabalık ailesiyle birlikte Büyükada’daki Rosola Köşkü’nde geçirdi.

Yahya Kemal Beyatlı

Yahya Kemal Beyatlı dostlarıyla1913’te Tahsin Nahid’in tavsiyesiyle Büyükada’ya gelen Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) Savoy Oteli’nin üst katında, penceresi caddeye bakan güzel, iç açıcı bir odada konakladı. Daha sonra da kısa bir süre Splendit Oteli’nde kaldı. Sonraki yıl Yakup Kadri de Büyükada’ya gelince birlikte Azaryan Yokuşu’nda, denize nazır iki yatak odalı, arkada mutfağı ve hizmetçi odası bulunan bir köşk kiraladılar.

Yahya Kemal, Darülfünun’daki görevine ek olarak Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’nde de tarih öğretmenliği yaptı. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek bu dönemde Yahya Kemal’in öğrencisi oldu.

Nurullah Ataç

Nurullah AtaçCumhuriyet döneminde eleştiri ve deneme dışında eser vermeyen sayılı yazarlardan biri olan Nurullah Ataç (1898-1957) gerçek bir Ada âşığı. İstanbul demek onun için Büyükada demek. İstanbul’a gitmekten neredeyse hiç hoşlanmaz. Öyle ki İstanbul’a gittiğinde yazı yazamamaktan şikâyet eder. Nurullah Ataç kızı Meral doğduktan kısa bir süre sonra eşiyle birlikte Büyükada’ya yerleşir; Ataç Tolluoğlu babasına ve Büyükada’ya dair hatırladıklarını Babam Nurullah Ataç kitabında büyük bir içtenlikle dile getirir:

“Doğa bakımından ada, kışın yazdan bin kere daha güzeldir. Adanın yerlileri sanki hısım akraba gibidirler. Herkes birbirini tanır, birbiriyle selamlaşır, hal hatır sorar. Böyle bir yerde yaşamak insana hem mutluluk, hem de güven verir. Ayrıca amcamlar da yaz kış adada oturuyorlardı. Babamla annem, bütün bunları düşünüp taşındıktan sonra, tekrar adaya yerleşmeye karar vermişlerdi.”

Babam Nurullah Ataç’tan

Yaşadığı ev: Ataç Ev Lonca Sokağı No:24

 

Reşat Nuri Güntekin

Resat Nuri GüntekinTürk edebiyatının kuşkusuz en çok okunan romanlarından Çalıkuşu’nun yazarı Reşat Nuri Güntekin (1889-1956) sessizlikte yaşamayı sevdiği için ailesiyle birlikte 1930’larda Büyükada’ya yerleşir. Burada edebiyatçı dostlarından daha çok akrabalarını ağırlar, onlarla köşkün bahçesinde kurulan salıncaklar eşliğinde yemekler yer. Kızı Ela Güntekin henüz birkaç aylık bebekken geldiği Büyükada’da zamanla babasının en iyi yürüyüş ve sohbet arkadaşı olur. Uzun yıllar ailecek yazları burada geçirirler.

Reşat Nuri Akşam Güneşi romanı Büyükada izlenimlerini anlatır.

Büyükada, Reşat Nuri Güntekin’in evi, Adalar Müzesi Arşivi

 

 

 

 

 

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi Gürpınar1900’lü yılların başlarında Heybeliada’da bir evde on yıl kiracı olarak yaşayan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Hıdiv Abbas Paşa’dan satın aldığı arsaya Gürpınar Köşkü’nü yaptırır ve ölümüne dek sadece burada yaşar. Heybeli’nin Burgaz’a bakan cephesinde yaptırdığı üç katlı, üç cephesinden de deniz görünen köşk ada yerleşiminin uzağında, orman içinde, oldukça dik bir yokuşla tırmanılan tepenin yamacındadır. Mezarı buradadır.

Hüseyin Rahmi Kokotlar Mektebi’nde Heybeliada’daki yaşamını anlatır, Sevda Peşinde ve Tebessüm-i Elem romanlarında adadan söz eder.

Yaşadığı ev: Gürpınar Köşkü, Demirtaş Sokağı No: 19

 

 

 

 

 

Aziz Nesin

Aziz Nesin - Melih Cevdet AndayAdalar’da dünyaya gelen edebiyatçılardan biri de Aziz Nesin’dir. (1915-1995) On yaşına kadar Heybeli’de kalan Aziz Nesin Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’de çocukluk günlerinin Heybeli’sini orada yaşayanları çok canlı bir dille, en ince ayrıntısına kadar anlatır:

“Heğbeliada’da bitek cami vardı: (...) Ada camisinin meyzini Feyyaz çok kekemeydi. Büyük zorlukla konuşurdu. Ama bu kekeme adamın sesi çok güzeldi. Ezan okurken, mevlit okurken hiç kekelemezdi. (...) Kısacası bizler ucuz yaşamak, ucuz yaşamanın yollarını arayıp bulmak zorundaydık. Adada
 su kaynakları olmadığı için Ada evlerinin çoğunda sarnıç vardı. Bizim küçük evimizde sarnıç yoktu. Para vermeyelim diye eşekle su taşıyan suculardan da su alamazdık. Kız kardeşimle ikimiz -ama daha çok kız kardeşim- iskele alanındaki çeşmeden bakır güğümle eve su taşırdık.”

Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’den

Zeyyat Selimoğlu

Zeyyat SelimoğluHeybeliada denince akla gelen isimlerden biri de Zeyyat Selimoğlu’dur. (1922- 2000) Çevirmen olarak Türkçeye pek çok kitap kazandıran Zeyyat Selimoğlu öykülerinde gemileri, gemilerde yaşayan / çalışan insanların farklı yaşamlarını ele alır. Direğin Tepesinde Bir Adam yayımladığı dönemde çok ilgi görmüş bir öykü kitabıdır. Gemi Adamları adlı kitabında da tüm deniz öyküleri bir araya getirilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Rasim

Ahmet RasimUzun süre Kadıköy’de yaşadıktan sonra Heybeliada’ya yerleşen Ahmet Rasim (1865-1932) ömrünün son günlerini burada geçirir, kıvrak kalemi ve son derece eğlenceli üslubuyla İstanbul’u anlattığı yazılarında Adalar’a da yer verir.

Kitabe-i Gam Ahmet Rasim’in Ada’da tanıdığı ve sevdiği güzel bir kadın için yazdığı bir mektup romandır.

Yaşadığı ev: Ahmet Rasim Evi, Heybeliada, Hüseyin Rahmi Sokağı No: 25/1

Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik AbasıyanıkÖykülerinde Adalar’ı, balıkçıları, balıkları anlatan ve adı Burgazada’yla özdeşleşen Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) ömrünün son on yılını çoğunlukla Çayır Sokak 15 numaradaki köşkte geçirir. Köşk Sait Faik’in annesi Makbule Abasıyanık’ın vasiyeti üzerine müzeye dönüştürülmüş ve Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 22 Ağustos 1959’da “Burgazadası’nı Güzelleştirme Derneği” tarafından açılmıştır. Müzenin bakım, onarım sorumlulukları Darüşşafaka Cemiyeti’ne bırakılır.

Sait Faik Burgazadasız, Burgazada Sait Faiksiz düşünülemez. Biri diğerini çağrıştırır her zaman, biri olmadan diğeri hep eksik kalır.

Yaşadığı ev: Sait Faik Evi, Çayır Sokağı No: 15

Halide Edip Adıvar

Halide Edip Falih RıfkıTürk edebiyatının en önemli yazarlarından Halide Edip Adıvar (1884-1964) İstanbul’un gürültüsünden kaçıp Burgazada’ya yerleşenlerden biri. Zafiriadis Evi olarak bilinen gül bahçesi içindeki mor salkımlı bu ev Halide Edip’in anılarında özel bir yere sahip:

Halide Edip’in Raik’in Annesi adlı romanının bazı bölümleri Burgaz’da geçer.

Yaşadığı ev: Zafiriadis Evi, Mehtap Sokağı No: 43

Fazıl Ahmet Aykaç

Fazil Ahmet AykaçNüktedanlığı ve sohbetlerindeki lezzet hemen herkes tarafından dile getirilen Fazıl Ahmet Aykaç (1884-1967) Kınalıada’nın simgesi olur. Mizah alanına önemli yenilikler getirmiş, pek çok ünlü şairin şiirini taklit ederek yazdığı şiirler yazdığı dönemde dilden dile dolaşır.

Fazıl Ahmet Kınalıada’daki evinde başta İhap Hulusi olmak üzere pek çok arkadaşını ağırladı, İhap Hulusi dostluklarını ve rakı sohbetlerini Kulüp Rakısı için çizdiği etiketle ölümsüzleştirdi. İhap Hulusi’nin eşi Naşide Görey etiketin yapılma macerasını şöyle anlatır:

“Tekel’in bu etiketi için başlangıçta kompozisyonu kafasında geliştirmiş, eskizler yapmış, birkaç model denemiş, ama bir türlü tatmin olmamış. O esnada yakın dostu Fazıl Ahmet Aykaç da seyirciymiş, İhap Bey ona dönüp, 'Fazıl, gel şuraya otur!..' demiş ve kendisi de karşısına geçip oturmuş, böylece o meşhur Kulüp Rakısı etiketi hazırlanmış, o günden bugüne kadar yarım asrı aşkın bir süredir kullanılagelmiştir.”

Yaşadığı evler: Civanyan Evi, Çandarlı Sokağı No: 9. Ağasi Evi, Fazıl Ahmet Aykaç Caddesi No: 23

 

 

 

Zabel Asadur

Zabel AsadurHukukçu ve yazar Hrand Asadur (1862-1928) ile tanınmış bir yazar ve şair olan eşi Zabel Asadur (1863-1924, doğumu Hancıyan) uzun yıllar Kınalıada’da Derunyan evi olarak bilinen dört katlı ahşap evde yaşadı.

On altı yaşındayken Anadolu’daki Ermeni kızlarının, eğitim ve öğrenimleri için okullar ve yetimhaneler açmayı amaçlayan “Azkanıver Hayuhyats Ingerutyun”unu (Milletperver Ermeni Kadınlar Derneği) kuran Zabel Asadur, Masis dergisinde “Sibil” imzasıyla yayımladığı makalelerinde, kadınların sorunlarını dile getirdi, kendini kadının özgürleşmesi davasına adadı.

Ermenice süreli yayınlarda yazılar yazan, Fransızcadan çeviriler yapan Asadur, Esayan ve Getronogan okullarında Ermenice öğretmenliği de yaptı.

 

 

 

 

 

Zahrad

ZahradAsıl adı Zareh Yaldızcıyan (1924-21 Şubat 2007) olan Zahrad uzun yıllar Kınalıada’da yaşar. İlk şiir kitabı Büyük Şehir 1960’ta yayımlanan şairin şiirleri yirmi beş dile çevrildi. Dünyaca ünlü şairin şiirleri Türkçe’ye karikatürist Ohannes Şaşkal tarafından tercüme edilmiş üç seçkide yayımlandı: Yağ Damlası, Yapracığı Gören Balık, Işığını Söndürme.

Şiirlerinde mekân duygusunu öne çıkaran Zahrad için bu mekân her zaman İstanbul oldu.

 

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

“O zamanların en güzelini, en şevklisini, en şetaretlisini dostlarımız Tahsin Nahit’le eşinin konukseverliği sayesinde, bize Büyükada’da yaşamak nasip olmuştur. ‘Tahsin Nahit’le eşinin konukseverliği’ dedim. Çünkü onların Maden’deki evi hepimizin toplantı yeri ve cazibe merkeziydi. Tahsin Nahit her şeyden önce, Adalar, ada çamlıkları, ada mehtapları şairi olarak tanınmış, hanımı ise Büyükada’da doğup yetişmişti ve diyebilirim ki bize Ada’nın güzelliklerini öğreten, Ada’yı sevdiren de onlar olmuştur.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları

 

Seyyahların Dilinden

Akillas Millas Gravürü

Seyahatname'nin yazarı Türk tarihçi Evliya Çelebi 1640'ta (1050 Hicri yılında) arkadaşlarıyla birlikte ilki Bursa'ya gitmek üzere Boğaz'dan Heybeli'ye geçmeleri olmak üzere, Adalara yaptıkları iki geziyi anlatmış:

Boğaz'da Emirgan'da demir attık ve birkaç usta gemi yapımcısını yolcu olarak almak üzere Fındıklı'ya uğradık. 1050 yılının Muharrem ayının ilk Cuma sabahında kayıkçıların da denize açılmaya uygun buldukları bir vakitte, yelkenleri açtık ve Saray Burnu'nu atlatıp gemiyi seyahatimizin hedefi olan Bursa'ya çevirdik. Tüm yolcular keyifliydi ve bazıları ilahiler söyleyerek seyahatimizin iyi geçmesi için Allah'a dua ediyorlardı. Müzisyenlerden birkaçı beni ezgilerine katılmam için destekledi, ve böylece… girdaniyemi (girdanieh) ayarladım ve Derviş Ömerbestieh'ten üç dörtlük ile bir semai söyledim. Kayıkçılardan birkaçı da bize enstrümanlarıyla eşlik ettiler; çokurun (chokur) sesi öyle etkiliydi ki dinleyenler mest oldular. Böyle eğlenerek Konstantinopolis'den yirmi yedi kilometre uzaklıkta olan ve çevresi 14 km uzunluktaki Heybeli'ye geldik. Buradaki ünlü manastırı ziyarete her yıl Konstantinopolis'den pek çok insan geliyor. Halk zengin Rumlar, kaptanlar ve gemi sahipler...


Evliya'nın Heybeliada'nın çevre genişliği konusundaki tahmini oldukça fazla, aynı sene yaptığı başka bir yolculukta diğer Adaların büyüklüğünü anlatırken de aynı abartı karşımıza çıkıyor:

Melling Gravürü Heybeliada Büyükada“Heybeliada'ya varmıştık… ki bundan daha önce de bahsettik. Dokuz kilometre ileride ise Tavşanadası bulunmaktadır. Adını burada çok sayıda tavşan bulunmasından alan Ada’nın çevresi sadece 1.5 km. ve burada toprak işlenmemiş. On iki kilometre kürek çektikten sonra Burgazada'ya geliyoruz. Ada sahilinde kireçtaşı kayalıkların üstünde küçük ama sağlam bir kale var. Çevresi 17 km. olan Ada’da güzel bahçeleri ve kuyularıyla üç yüz adet ev bulunmaktadır. Halkın tamamı Rumlar ve zengin tekne sahipleri. Ada’da çok sayıda keçi ve yabani tavşan bulunuyor. Kınalı çevresi 12.8 km. uzunlukta olan bir ada ve bir manastırı ve yüz Rum evinden oluşan bir köyü var. On beş kilometre uzaklıkta Büyükada bulunuyor. Çevresi 30 km. ve toprağı işlenmiş. Yüz Rum evinden oluşan bir köyü olan Ada’nın dört tarafında dalyanlar ve balık avlamak için gözetleme yerleri var.”

Adalar’ın güzelliği ve asil sürgünlerinin oldukça çetin tarihi, 19. yy.'ın romantik imgelemine hitap etmiştir. Adalar’ın görünüşü Gustave Schlumberger'in ilk kez 1884'te yayınlanan etkileyici kitabı Les Iles des Princes' in başında çok süslü bir dille anlatılır.

Corneille LeBrunın Gravürü"Napoli'nin Capri'si ve Ischia'sı var: Konstantinopolis'in ise Adalar'ı. Napolitenler körfezlerini süsleyen mücevherlerden ne kadar gurur duyarsa da bu, Pera’nın Rumlar’ın Marmara Denizi'nin girişindeki büyüleyici silüetlerini uyandıran, ahenk ve zevkin mekanları, etkileyici Adalar’ından duyduğu kadar değildir. Doğanın ihtişamı kadar Tiberius'un suçları da Capri'nin ünlenmesinde etkilidir. Aynı şekilde, Kınalıada, Burgazada, ve Büyükada'nın manastırlarına sürülen imparatorların, imparatoriçelerin ve yüksek rütbeli sürgünlerin kasvetli maceraları da, tarihi boyunca devrimler ve çalkantılarla sarsılmış bu şaşaalı Adalar’ın antik dünyanın en trajik kısımlarından biri haline gelmesinde etkili olmuştur. Dünyanın hiçbir köşesi acıklı felaketlerin, insani ihtişamın beyhudeliğine dair dokunaklı derslerin anlatıldığı hikayeler açısından daha verimli değildir. Sadece bu yönüyle bile Adalar tarihçi ve düşünürlerin ziyaretini hak etmektedir. Dünya üzerinde çok az yer, imparatorluk sarayının ihtişamından koparılıp bir imparatorluk manastırında bir hücrenin derinliklerine fırlatılan prens ve prenseslerin ıstıraplarına bu kadar çok şahittir. Bu dokunaklı hatıralara bu minyatür takımadaların, İtalya ve Sicilya'nın, başka hiçbir yerde memnun gözlerin sahillerde bu kadar tatlı, bir koyda bu kadar şirin, dağlık manzaralarda bu kadar heybetli dinlenmediği, başka hiçbir yerde yeşilliğin daha canlı ya da daha çeşitli olmadığı, kısacası başka hiçbir yerde masmavi suların binlerce gölgeli koyda, binlerce şiirsel kayalıkta daha nazik yıkanmadığı harikalarıyla doymuş bir gözü kendinden geçirecek güzelliklere sahip olduğunu eklerseniz, işte o zaman vaktiyle çok gözyaşıyla ıslanmış, günümüzde Adalar'ın dramatik bir geçmişin araştımasından ya da bugünün güler yüzlü çekiciliğinden etkilenenler için neden favori kutsal mekan olduğunu anlayacaksınız."

Edwin Grosvenor da 1895'te yayınlanan "Constantinople" adlı kitabında Adalar’ın ve hüzünlü tarihinin aynı şekilde heyecanlı bir tanımını yapmıştır:

Adalar tarihi genel çizim"Vermekten hiç bıkmayan doğa, başkenti sadece Boğaz'la ve Haliç'le değil küçük takımadalar Adalar'la da çeşitlendirmiştir. Ischia ve Capri Napoli için neyse, Heybeliada, Büyükada ve kardeş adaları Konstantinopolis için daha fazladır. Şehir merkezine çok daha az uzaklıktalar ve şehrin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyorlar. En yakını Kadıköy'den 6 kilometre, İstanbul'dan da biraz daha fazla uzaklıkta.

Adalar antik dönemdeki adları Demonisos'u o topraklarda taş ve metal ustası olan Demonisos'tan almıştır. Ortaçağdaki isimleri Papadanesoi, papazlaradası, modern isimleri ise, Prenslerin Adaları, ironi ve tarih kaynaklı, yaygın bir anlamı ve çağrışımı var. Ortaçağ Bizans döneminde manastırlar krallıktan çok da uzak değillerdi. Akşamları krallığın altın tacını uzun bukleleri üzerine geçiren kişi, ertesi gün, kafası traşlı, bir manastır hücresinin gönülsüz sakini olabilir. O zamanlarda Adalar’da zevk arayışı yoktu, manastırlara ve keşişlere terk edilmişlerdi. Buraya pek çok hükümdar sürgün edildi, hayatın tüm güzellikleriden mahrum bırakıldılar, yaşamalarına izin veren haleflerinin onları belki hor görmesi belki de merhamet duymaları idi. Burada rahip cüppesi ve kukuletasıyla tutsak edilen imparatorlardan biri bile tahtına geri dönemedi. Tüm manastırların harap olmasına ve sadece birkaç sakininin otlarla kaplanmış patikalarında dolaşmasına rağmen tahttan indirilen prens geleneği devam etti ve Adalar’a bugünkü adlarını verdi.

Adalar Akillas genel çizimToplam dokuz taneler. İkisi, Pitta (Kaşıkadası) ve Niandros (Tavşanadası)'nda yerleşik halk yok ve ilgiden yoksun. Üçü, Oksia (Sivriada), Plati (Yassıada) ve Anterovithos (Sedefadası) günümüzden soyutlanmış ama her birinin yenilmişlik ve hüzünle dolu geçmişleri var. Dördü, Proti (Kınalıada), Antigoni (Burgazada), Halki (Heybeliada), ve Prinkipo (Büyükada) en önemlileri.

Birbirleriyle ve başkentin diğer bölgeleriyle her gün iletişim içindeler. İklimlerinin yumuşaklığı ve düzenliliği onları İmparatorluğun en sağlıklı yöresi yapıyor. Kuzey Marmara'nın hiçbir yerinde zeytin ağaçları bu kadar bol ve verimli değildir. Mayıs ve Haziran aylarında Adalar’ın güzelliğini anlatmaya sözcükler yetmez. Tepeler çam ormanlarıyla kaplı ve dolambaçlı kıyılar sessiz ve gölgeli koylarla oyulmuş. Nereye bakarsanız başka bir güzellikle karşılaşıyorsunuz. Kış aylarında el ayak çekiliyor. Hain Marmara sık sık adanın dış dünyayla olan bağlantısını koparıyor. Günbatımında İstanbul'un gölgesi üzerlerine düşecekmiş gibi görünmesine rağmen aslında fersahlarca uzaktalar. Boğaz'ın güneydoğusunda dağılmış, yuvarlak şekilleriyle tatlı bir hayali andırıyorlar. Batıdan yukarı bakıldığında dört ana ada ufukta uzanmış, sanki tek bir ada oluşturmuş gibi görünüyor. Ama sağ tarafa yaklaştıkça, yüksek Oxeia'da kuleye benzer kayalık yükseliyor, oysa yassı Plati'de ise deniz seviyesinden yukarıda sadece ufak çıkıntılar bulunuyor."

Adalar, hala Schlumberger ve Grosvenor'un betimlediği kadar güzel ve romantik. Boğaz'daki çalkantılı metropolden uzaklaşma ve sığınma mekanları olan Adalar, deniz ve gökyüzünün soluk mavisinin arasında, Marmara Denizi'nin Asya kıyısında berrak denizin üzerinde yüzüyorlar.

Tarihte Prens Adaları

Adaların Oluşumu

Adalar'ın Jeolojik Oluşumu Adalar'ın Jeolojik Oluşumu Adalar'ın Jeolojik Oluşumu Adalar'ın Jeolojik Oluşumu

İlk Yerleşimden Bugüne

İstanbul HaritasıAntik dönemde takımadalar Demonisia, Halkın Adaları olarak anılıyordu. Bizans döneminde ise bazı Adalar’da inşa edilmiş olan manastırlara ithafen, Papadonisia, keşişlerin manastırı olarak biliniyordu. Bu manastırlar buraya sürgün edilen ve bazıları Konstantinopolis'e asla dönememiş olan imparatorlar, imparatoriçeler, patrikler sayesinde ünlenmişlerdir. Bizans tarihçisi Kedrenos'a göre, 569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır.

 

 

II. Mehmet

Bizans döneminde Konstantinopolis büyük surlarla korunurken Adalar terk edilmiş ve düşman kuşatmaları sırasında tahrip edilmiş. Bu durum yedinci ve sekizinci yüzyıllardaki Arap istilaları sırasında, İstanbul'un Venediklilerce ve 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi şovalyelerince yağmalanması sırasında ve II. Mehmet önderliğinde Osmanlıların Bizans'ın başkentini ele geçirmesiyle sonuçlanan saldırıları sırasında da sürdü. Adalar Osmanlı egemenliği altında güvendeydi ancak 1807'de Sir John Duckworth önderliğindeki İngiliz Donanması filosu Çanakkale Boğazı'ndan Marmara'ya geçmeye çalıştı ve Kınalıada'da demirledi ve Ege'ye doğru yol almadan önce on bir gün boyunca adayı bombaladı. Bizans döneminde Burgazada, Heybeliada ve Büyükada'nın nüfusunun neredeyse tamamını Rum balıkçı ve denizci aileleri oluştururken, Kınalıada'da Ermeniler çoğunluktaydı. Osmanlının son dönemlerinde ileri gelen Türk ve Musevi aileler bazı yabancı diplomat ve iş adamlarıyla birlikte Büyükada başta olmak üzere Adalar’a yerleşmeye başladılar. Adalar’da halen önemli Ermeni ve Musevi toplulukları ile Rumlar var ama günümüzde ada nüfusunun büyük bölümünü Türkler oluşturuyor.

 

Kronolojik Adalar Tarihi

Adalar Kronolojisi

 

Adalar'a İlk Vapur Seferleri

Akillas Milas gravürüAda’ya ilk kez 18 yy.'da vapur seferleri başladı, bunlar kürekle çekilen büyük kayıklardı ve pazarkayıkları olarak adlandırılıyorlardı. 1846'da küçük buharlı gemiler sahneye çıktı, ardından da 19. yy.'ın ikinci yarısının başlarında Şirket-i Hayriye'nin Adalar’a düzenli vapur servisi koymasıyla birlikte büyük buharlı gemiler geldi. Bu da gerek sürekli oturanlar, gerekse yazın oturanlar olsun Adalar’ın nüfusunun artmasına yol açtı. Adalar aynı zamanda günübirlikçiler ve hafta sonları ve tatillerde konaklayanların akınına uğradı ki bu da Adalar’ın büyük olanlarında oteller inşa edilmesine yol açtı.

Tarihte Adalar'ın Adları

Melling Adalılar GravürüAntik dönemde takımadalar Demonisia, Halkın Adaları olarak anılıyordu. Bizans döneminde ise bazı Adalar’da inşa edilmiş olan manastırlara ithafen, Papadonisia, keşişlerin manastırı olarak biliniyordu.

569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır. 569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır.

Büyükada - Prinkipo

Büyükada ön görünümAda, tarihi yapılar bakımından oldukça zengindir. Bunların en eskisi Justinian'ın (527-65) yeğeni ve halefi olan II. Justin (565-78) tarafından 569'da yaptırılan saraydır. Tarih kayıtçısı Kedrenos'a göre, Justin'in adada, üzerine sarayını ve muhtemelen bir de manastır yaptırdığı bir "tarım arazisi" vardı. Pek çok Bizans imparatoriçesinin ve en az bir imparatorun sürgün dönemlerinde hapsedildikleri rahibe manastırı olduğuna inanılmasına karşın, manastırın adı bilinmemektedir. Saray ile rahibe manastırının, adanın kuzeydoğu ucunda, Maden olarak bilinen bir bölgede yer aldıkları düşünülürdü; buraya Maden denmesi, 19. yy.'ın ortalarında bir demir madeni işletilmesinden ileri gelir. Bu yöndeki arkeolojik bulgular arasında, II. Justin'in eşi prenses Sofia'nın adının baş harfleriyle yapılmış bir desen taşıyan bir sütun başı yer alır. Büyükada'da bugün Aziz Dimitrios adıyla anılan kilisede de İmparatorun kendi adının baş harflerinin yazılı olduğu deseni taşıyan diğer bir sütun başı bulunmuştur. 1943'te yayınlanan bir yazısında Ernest Mamboury, Maden bölgesinde, Kamares ya da "Kemerler" olarak bilinen bir alanda (şüphesiz, bu ad, o zamanlar hâlâ görülebilen harabelerden kaynaklanmaktadır) bazı arkeolojik bulgular ortaya çıkardığını bildirir. Mamboury'ye göre rahibe okulu yaklaşık 300 m2'lik bir alan kaplıyordu; kuzey ve güney kanatlarının her biri 250 m. uzunluğundaydı ve etrafı çevrilerek korunmaya alınmış olan rahibe okulu kilisesi o gün dahi görülebiliyordu. Fakat bugün, bu kalıntılar tamamen ortadan kalkmıştır.

Rahibe okulu, Bizans'a tek başına hükümdarlık yapmış az sayıdaki kadından biri olan imparatoriçe Eirene (tks 797-802) tarafından yeniden yaptırılmış ve genişletilmiştir. Eirene, IV. Leon'un (775-80) karısı ve Leon'un oğlu ve halefi VI. Konstantinos'un (780-97) annesiydi. Konstantinos, tahta çıktığında daha on yaşındaydı; bu nedenle annesi Eirene kral naibesi oldu ve derhal, son kocasının İkonoklazm politikaları doğrultusunda yasaklanan ikonaları kiliselere geri döndürmeye koyuldu. 790'da iktidarı alan Konstantinos annesini saraya kapattırdı; fakat ülkeyi yönetmede başarı gösteremeyince iki yıl sonra Eirene'yi serbest bırakarak imparator yardımcılığına getirdi. Daha sonra 797'de Eirene ve destekçileri Konstantinos'u tahttan indirdiler; Konstantinos annesi tarafından kör edildi ve imparatoriçenin Büyükada'da kurduğu rahibe manastırına sürgün edildi. Konstantinos birkaç gün sonra öldü ve manastırın avlusuna gömüldü.

Böylece Eirene Bizans'ı tek başına yöneten ilk kadın hükümdar oldu; fakat işlediği, bu doğaya aykırı suç Konstantinopolis'i büyük şaşkınlığa uğrattı. Eirene beş yıldan fazla süre tek başına iktidarda kaldı; fakat 31 Ekim 802'de bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve ardından Nicephorus başa geçti (tks 802-11). Ardından Eirene, önce Büyükada'daki rahibe manastırına sonra da Ege'deki Midilli Adasına sürgüne gönderildi ve ertesi yıl burada öldü. Cesedi Büyükada'daki manastırına getirilerek, oğlu Konstantinos'un yanında yatacak şekilde mezarlığa gömüldü.

Rahibe manastırına sürgüne gönderilen bir sonraki kişi VIII. Konstantinos'nin (1025-8) kızı ve sırasıyla III. Romanus Argyrus (1028-34), IV. Mikhail (1034-41) ve IX. Konstantinos Monomachus'un (1042-55) eşi olan imparatoriçe Zoe idi. IV. Mikhail'in ölümünden sonra, hükümdarlık Zoe'nin evlatlık oğlu, V. Mikhail'e (1041-2) geçti. V. Mikhail manevi annesine düşman olunca, onu Büyükada'daki rahibe manastırına hapsettirdi. Bu olaya çok kızan Konstantinopolis halkı Mikhail'in hükümdarlığına son verip kendisini sürgüne gönderdi, Zoe ve küçük kız kardeşi Theodora'yı ise tahta çıkardı. İki kız kardeş, 12 Haziran 1042 tarihinde Zoe ile evlenip, ertesi gün imparator olarak taç giyen IX. Konstantinos Monomachus (1042-55) tahtın varisi oluncaya dek, üç ay boyunca ülkeyi yönettiler.

1. Isaac Comnenus (1057-9), yakalandığı son hastalığı nedeni ile kötüye gidince, küçük erkek kardeşi John'un imparator olması için çabalamaya başladı. Ancak, Isaac tahttan çekildiği zaman, arazi sahibi askeri aristokrasi, John yerine X. Konstantinos Ducas'ı (1059-67) başa geçirdi. John Comnenus ise Büyükada'daki bir manastıra sürgüne gönderildi ve eşi Anna Dalassena ve çocukları, imparatoriçe Eirene tarafından kurulan rahibe manastırına hapsedildi. Birkaç ay sonra, John ve ailesi Konstantinopolis'i terketmek kaydıyla salıverildi ve 1067 senesinde yaşamının son bulduğu, imparatorluktan uzak bir yere gönderildi. Eşi Anna ise, en büyük oğlu I. Alexius Comnenus'un (tks 1081-1118) tahta geçmesiyle imparatoriçe tacını giydi ve 1102 senesindeki ölümüne kadar tahtın ardındaki güç olarak yaşamını sürdürdü. Alexius'un 1118 yılındaki ölümüyle, imparatoriçe Eirene Ducaena Büyükada'daki manastıra gönderildi ve beş sene sonra burada hayata gözlerini yumdu ve bu, Büyükada'ya yapılan son sürgün oldu.

Heybeliada - Halki

HeybeliadaHeybeliada’da bulunan bir manastırın sözü ilk olarak, 9. yy.’da Aziz Theodore Studius’un yazılarında geçer. Konstantinopolis’in ünlü manastırı Aziz John Studius’un baş rahibi olan Theodore, imparatorun İkonoklazm politikalarını eleştirmesinden ötürü, V. Leon (tks 813-20) tarafından Heybeliada’daki bir manastıra sürülmüştü. Theodore Heybeliada’dayken mektuplar, dinsel incelemeler ve içlerinden biri manastırdaki bu hücresinden sevgiyle söz eden bazı şiirler yazdı. Theodore manastırın adını vermez; ancak diğer bulgular bu manastırın Kutsal Teslis olduğunu göstermektedir. Theodore’nin mektupları, V. Leon’nun 820’de suikast sonucu ölmesinin ardından Leon’nun dul eşi imparatoriçe Theodora ve kızlarının, yeni imparator II. Mikhail tarafından Heybeliada’daki manastıra sürüldüğünü anlatır. Bunun üzerine, Kutsal Teslis’in diğer sakinleri, imparatoriçe ve kızlarına yer açmak üzere manastırdan tahliye edilmişlerdir. Buradan hareketle, Heybeliada’da, yerlerinden edilen rahiplerin sığınabileceği bir başka manastır daha bulunduğu düşünülmüştür; bu manastırın da Vaftizci Yahya Manastırı olduğu iddia edilir.

Grosvenor, adanın güzelliğinden şöyle bahseder:

“Üç tepeli Heybeliada, doğal güzelliği ve çekiciliğiyle tüm bu adaların en değerlisidir. Adanın her yanı, iç kısımlara doğru girmiş koylarla sarılmıştır; bu koyların sahilleri her yerde ormanlarla süslüdür. Romantik patikalar dört bir yanda amaçsızca dolanır ve sizi, her kıvrılışta yeni bir sürprizle karşılaştırır. Gözünüzü ister karaya ister denize çevirin, ada her daim güzeldir... Doğu-batı doğrultusunda uzanan bir vadi adayı ikiye ayırır ve böylelikle, ana sokağın akış yönünü belirler. Kısa süre sonra evlerin arkada kalmasıyla, enfes bir çam ormanına dalarsınız; burada hava daima sağlıklı ve hoş bir kokuyla yüklüdür; toprak ise ipeksi, esnek bir halıyla örtülüdür. “

Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi’nin Heybeli tarifi ise şöyle (1640): “Buradaki ünlü manastırı ziyarete her yıl Konstantinopolis’den pek çok insan geliyor. Halk zengin Rumlar, kaptanlar ve gemi sahipler...”

Burgazada - Antigoni

Tepeden Burgazadaİlkçağlarda ada Panormos olarak bilinirken, Bizans döneminde Antigoni ismini aldı. Bu ad, Rumlar tarafından hala kullanılmaktadır. Yunanca bir kelime olan ve "kule" anlamına gelen "pyrgos", Evliya Çelebi ve 19. yüzyıl öncesinde yaşamış diğer gezginler tarafından bahsedilen ve adanın zirvesinde yer alan bir gözetleme kulesinden gelmektedir. Türkler tarafından kullanılan Burgaz ismi ise "pyrgos"un zamanla şekil değiştirmesiyle oluşmuştur. 1794 senesinde Cosimo Comidas tarafından yapılan gravürde de bu gözetleme kulesi adanın zirvesinde yer alır. Bu gravürde ada, bir meyve bahçesi ve tepenin yamacında yer alan iki ya da üç ekili araziden ibaret görünmektedir.

Bizans döneminde, adada en az iki manastır vardı. Bunlardan biri Yahya Peygamber'e (Hagios Ioannis Prodromos), diğeri ise "Hz. İsa'nın Başkalaşımı"na adanmıştır. Yahya Peygamber Kilisesi'nden tarihte ilk defa Rev. John Covel'in günlüğünde bahsedilmektedir. 2 Mayıs 1675 tarihli yazısında: "Antigono üzerinde bir manastır vardı; ama şu anda harabeye dönmüş ve Yahya Peygamber'e adanan küçük bir kilise haline getirilmiş." Adayı 2 Nisan 1677 senesinde tekrar ziyaret eden Covel, günlüğüne bu kez şunları yazdı: "O akşam saat 5 civarında Pera'dan yelken açtık ve Antigona'ya vardığımızda kötü bir hana yerleştik. Kasabanın kayda değer hiç bir özelliği yok. Şarap gayet sıradan... suyu çok kötü; ekmek pahalı olmasına rağmen çok da iyi değil."

Bizans zamanında, Burgazada'ya sürgüne gönderilmiş tek ünlü kişi Konstantinopolis'in Patrikliği'ni yapmış (842-6) Aziz Methodios'dur.

Kınalıada - Proti

Kınalıada sahilAda, adını doğusunda denize dik duran kumtaşı uçurumlarının renginden alıyor. Rumlar adaya Proti ya da şehre en yakın ada olduğu için Birinci diyor. 1.356 kilometre kare büyüklüğündeki ada, dört büyük ada içinde en küçüğü.

Muhterem John Covel, Galata'daki Levant Şirketi vaizi, 1676 ve 77 'de Adalar’a peşpeşe iki yolculuk yaptı. İkinci yolculuğunda Kınalıada'da köyün yıkıldığını ve terk edildiğini ve buna neden olan felaketin ne olduğunun bile belli olmadığını görmüş. Covel 26 Şubat 1677'de şöyle yazmış:

"Chalcis [Heybeliada]'dan ayrıldık. Antigono [Burgazada]'yı geçtik, Proti [Kınalıada]'ya geldik. Burada bir köy yok, sadece tepede kurtarıcımız Haghios Sotir'e adanmış bir manastır var. Adanın tümü onlara kalmış. Toprak kayalık ve kurak olduğu için üzüm bağları yok. Büyük kısmı yok edilmiş, bir de stavromenos'u, Athos Dağı'ndakine ait bir manastırı var. Burada yaklaşık on, on beş kaloyeri [rahip] bulunuyor. Mandralarında [sığır ağılı] çok hoş bir koyun sürüleri ve otuzun üzerinde oğlak yavruları var. Zeytin, keten ve hububat tarlaları var. Doğu kanadında bir havuzcuk var ama su çok iyi değil, yıl boyunca da dayanmıyor, sadece yağmur ve kar suyuyla besleniyor, bir sarnıç gibi görülmemiş ve korunmamış. O kanatta bir kasaba varmış, ama şimdi yerle bir olmuş. Bu Adalar’da kuyular ve sarnıçlar, ve içilebilecek su var."

Covel'in tarif ettiği manastır Kınalıada'daki Bizans döneminde kurulduğu bilinen manastırlardan biridir. Bu manastır, Hz. İsa'nın Başkalaşımı'na (Transfiguration) adanmış ve içlerinde birkaç Bizans imparatoru ve imparatoriçesi de bulunan pek çok seçkin sürgüne ev sahipliği yapmıştır.

Sürgün Adası

Bu sürgünlerden ilki 803'te İmparator I. Nicephorus'a (802-11) isyan eden Ermeni generali Bardanes'ti. Ordu Bardanes'i imparator ilan ettikten sonra İstanbul'a doğru ilerledi. Ancak başkente yaklaştıkça, askerler ordudan kaçıp Nicephorus'un tarafına katıldılar. Bardanes Nicephorus'a teslim olmaya razı edildi. Nicephorus onun gözlerini oydu ve Kınalıada'ya sürgün etti. Bardanes ömrünün geri kalanını muhtemelen kendi kurduğu manastırda keşiş olarak geçirdi.

İmparator I. Mikhail Rhangabe (811-13) V. Leon (813-20) olarak tacı devralan Ermeni general Leon tarafından görevden alındı. Leon Mikhail'i Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırına (Monastery of the Transfiguration) sürgüne gönderdi. Mikhail'e bu sürgünde karısı İmparatoriçe Procopia ve ikisi oğlan, ikisi kız dört çocuğu eşlik ettiler. Procopia ve kızları rahibe giysilerini giydiler ve Mikhail ile oğulları, Theophylact and Nicetas ise rahip oldular ve oğlanlar asla babaları gibi imparator olamasın diye hadım edildiler. Mikhail 840'da Kınalıada'da öldü ve manastır mezarlığına gömüldü. Rahip olduğunda Ignatius adını alan Nicetas ise sonunda Kınalıada'dan ayrılmasına izin verildi ve iki dönem (847-58, 867-77) Konstantinopolis patrikliği yaptı. Ölümünden sonra Ortodoks Kilisesi tarafından azizlik mertebesine yükseltildi.

Leon 820'de daha sonra II. Mikhail olarak tahta geçen Amorian Mikhail'in suikastına uğradı. Mikhail daha sonra Leon'nun dul eşi Theodosia'yı ve dört çocuğunu görevden alınan imparatorun gömülü olduğu Kınalıada'daki Panagia ya da Kutsal Meryem Manastırı'na sürgüne yolladı.

Ermeni I. Romanus Lecapenus (919-44) 17 Aralık 944'te oğulları Stephen ve Konstantinos tarafından devrildi. Oğulları daha sonra tahtı paylaştılar ve babalarını Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırı'na sürgüne yolladılar. Ancak 27 Aralık'ta Stephen ve Konstantinos da görevden alınıp aynı manastıra sürgüne yollandılar. Romanus 15 Haziran 948'de manastırda öldü. Oğullarıysa hemen arkasından çok daha uzağa, Ege'de bir adaya sürgüne yollandılar ve kalan günlerini geçirecekleri bir manastıra kapatıldılar.

II. Romanus (959-63) Theophano adında güzel bir kortezan ile evlenip Bizans'ta bir skandala yol açmıştı. Romanus 963'te bir kaza sonucu öldükten sonra Theophano onun varisi olan Ermeni generali II. Nicephorus Phocas (tks 963-9) ile evlendi. Altı yıl sonra Theophano ile başka bir Ermeni generali olan John Tzimisces Nicephorus'a komplo kurdular ve 10 Aralık 969'da onu öldürdüler. Ertesi gün Tzimisces İmparator I. John (969-76) olarak tahta geçti. Theophano onunla evlenip üçüncü kez imparatoriçe olacağını düşünüyordu. Ama Tzimisces onu Kınalıada'daki bir manastıra sürgüne yolladı ve hayatının geri kalanını orada geçirdi.

IV. Romanus Diyojen (tks 1067-71) 1071'de Malazgirt Savaşı'nda Selçukluların bozgununa uğradıktan sonra görevden alındı. Varisi VII. Mikhail Doucas (1071-8) Romanus'un gözlerini oydurdu ve onu Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırı'na sürgüne yolladı. 4 Ağustos 1072'de orada öldü.

Dün - Bugün

Kınalıada'nın kuzeydoğuda Çınar Tepesi (115 metre), merkezde Teşrifiye Tepesi (110 m.) ve güneyde Manastır Tepesi olmak üzere üç tepesi vardır. Üç tepede de hemen hemen hiç ağaç yoktur ama Cosimo Comidas'ın 1794 tarihli gravüründe de görüldüğü üzere hepsi çalılarla kaplıdır. Gravürde büyük yapılarla taçlandırılmış iki büyük yapı görülüyor, ki bunlar şüphesiz manastırlar. Biri kocaman bir selvinin gölgesinde kalmış.

Grosvenor Kınalıada'yı dört büyük adanın en kurak olanı olarak betimliyor ve topoğrafyasını üç yerine iki tepe açısından yorumluyor ve üç manastırın üzerinde duruyor.

Sedef Adası - Antirovithos

Adanın ismi söylentilere göre sedef taşından ya da burada çokça bulunan bir bitki olan sedefotudan gelmektedir.

9. yy. ortalarında Aziz Ignatius, Adalar’da erkeklere özel tesis ettiği ve I. Manuel Comnenus’in 1158 senesinde düzenlediği listede de yer alan üç manastırdan bir tanesini bu adada kurdu. Sedefadası’nda bulunan manastır, 1180 yılında Patrik Theodosius Boradiotis tarafında restore edildi. Bu manastırdan bugün geriye kalan herşey adanın kuzeybatı kısmındaki burun üzerinde parçalar halinde bulunan bir harabedir.

Sultan II. Mahmut, hükümdarlığı sırasında (1808-1839), buraya 2000 adet zeytin ağacı ve 5000 adet enginar bitkisi ektiren damadı, Rodosizade Damat Fethi Ahmet Paşa’ya adayı devretti.

Hayırsız Adalar

Sivriada - Oxia

Küçük bir alana sahip olmasına karşın, Sivriada (Oxia) bir zamanlar kendi manastırına sahipmiş. Bu manastırdan geriye kalan bazı kalıntılar hala ayaktadır. Bu yapı, imparator Manuel I Comnenus tarafından 1158 yılında derlenen manastırlar listesinde yer almaktadır. Bu manastırın içerisinde iki kilise yer almaktaymış: baş melek Mikhail’e ait bir katholikon ve inançları uğruna ızdırap çeken birkaç azize adanmış bir mabet. Manastırın birkaç başkeşişi, sonradan İstanbul’un patrikliğine getirilmişler. Günümüze kadar ayakta kalabilmiş harabeler, limanın iç tarafında bulunan rıhtımın yanında uzanan yamaçta ziyaret edilebilir.

Adadan, Osmanlı tarihte ilk defa, 1545 yılında, burada durmuş olan Petrus Gyllius bahsetmiştir. Yakın çağlarda, adanın başlıca ünü, Istanbul’daki bütün sokak köpeklerin birkaç sefer toplanıp buraya salınması ve sonra da bu köpeklerin birbirlerini yiyip bitirmelerinden kaynaklanmaktadır.

Yassıada - Plati

Yassıada’nın boyutları 300’e 190 m. olup, deniz seviyesinden yüksekliği azami 40 m.’dir. Burası da Sivriada gibi, iki kere İstanbul’un patrikliğini yapmış (847-58, 867-77) Aziz Ignatius tarafından 9. yy. ortalarında inşa ettirilmiş olan kendi manastırına ev sahipliği yapmıştır. I. Manuel Comnenus’un 1158 yılında hazırladığı listede adı geçen bu manastır, 40 Şehit’e adanmış bir katholikon ve bir Hz. Meryem mabedine ev sahipliği yapmıştır. Ernest Mamboury 1943 tarihli rehberinde, bu kiliselerden birine ait kalıntılara rastadığını belirtmiştir. Bugün, bu yapılardan geriye kalmış herhangi bir kalıntıya rastlanamamaktadır.

O dönemde Osmanlı Devleti’nin İngiliz Büyükelçi olan Sir Henry Bulwer, 1857 yılında, bostan olarak değerlendirmek amacıyla Yassıada’yı satın aldı. O zamanlar sevgilisi Sisam adası Prensesi, Eurydice Aristarchi idi. Prenses Eurydice için, popüler bir inanışa göre Bulwer ve arkadaşlarının müptelası haline geldikleri "tarifi olanaksız sefahat alemleri"nin düzenlendiği ve Mamboury’nin bir ortaçağ şatosu olarak nitelendirdiği bir yapı inşa ettirmişti.

Kaşıkadası - Pita

Bizans zamanından kalma bir manastıra sahip olmayan tek adadır.

Burada yakın zamana kadar hemen hemen hiç ikamet edilmemiş olmasına rağmen, bugün ada özel mülk olup, yazlık ev inşa edilmiştir. Artık ziyaret edilememektedir.

Tavşanadası - Neandros

Küçük olmasına karşın Tavşanadası, İmparator I. Mikhail’in oğlu olan ve aynı zamanda 2 defa İstanbul’un Ortodoks patrikliği görevini yerine getirmiş Aziz Ignatius tarafından 8. yy. ortalarında kurulmuş bir manastıra ev sahipliği yapmaktadır. Aziz Ignatius hayatının son iki senesini bu manastırda geçirmiş ve 877 yılında yaşamını yitirdiğinde buraya defnedilmiştir. Bu manastırın adı da I. Manuel Comnenus’un 1158 senesinde düzenlediği listede yer almaktadır. İmparator Theophilus (829-842)’in karısı İmparatoriçe Theodora, tahta geçme yaşı gelinceye kadar vekilliğini üstlendiği oğlu III. Mikhail (842-867) tarafından 856 yılında Tavşanadası’nda bulunan bu manastıra hapsedilmiştir. VII. Mikhail Doucas (1071-1078) ise, 1078 senesinde tahttan indirilip kör edildikten sonra bu manastıra kapatılmış ve 1090 yılındaki ölümüne kadar burada tutulmuştur. Bugün tamamen terkedilmiş olan adadaki manastırdan geriye kalan bir kısım harabe halen ziyaret edilebilir.

Vordonos Adası - Vordonosi

Kınalıada ve Asya kıyısının ortasında Vordonos Adası adlı ve kimi zaman takımadaların bir parçası olarak gösterilen ufacık bir ada vardır. Çok küçük olmasına rağmen, bu ada da patrik Photius tarafından 9. yy.’’ın ikinci yarısında kurulmuş bir Bizans manastırına ev sahipliği yapmıştır. Manastıra ait kalıntılar ve adanın diğer tek abidesi olan deniz feneri burada ziyaret edilebilir.

Buradasınız: Anasayfa Haberler Türkçe Tarih